Türkiye İçin Stratejik Konuşmalar-1 Emekli Tümamiral Semih Çetin ile bir konuşma.

0

SEKA parkta, emektar Gayret savaş gemisinin tamda karşısındayız. Öğlenin sıcak güneşi denizin dalgalarıyla üzerimizde dans ediyor. Eski kağıt fabrikası SEKA’nın arazisi üzerinde kurulmuş nezih bir mekan burası. Yıllarca TSK’da üst düzey görevlerde bulunmuş, daha sonradan ‘Balyoz’ gibi bir kumpas davasında yargılanmış emekli asker Semih Çetin konuğum oluyor. Hal hatır sorma faslını yapıp ilk sorumu soruyorum emekli Tümamiral Semih Çetin’e.
-15 Temmuz darbe girişiminden sonra yapılan yargılamalar diyorum. Siz yeteri kadar inlerine girildiğini düşünüyor musunuz?
-“İnlerine gireriz diyorsanız bu iş kime gidiyorsa nereye kadar uzanıyorsa hepsinin eşit şekilde yargılamanız gerekir, herkesi” diyor üstüne basarak. Ve devam ediyor “Silahlı kuvvetlerde benim bildiğim üst düzey yani general, amiral, albay gibi üst düzey yönetici konumunda olan personelde çok büyük bir temizlik yapıldı. Ama aşağısının temizlenmesi o kadar kolay bir iş değil. Daha hala devam ediyor. Genç rütbeli subaylarda, astsubaylarda, uzman çavuşlarda hala bu örgütün bir takım elemanları yer alıyor olabilir. Bunlar zaman içerisinde temizlenir ama ben şunu söyledim bu soruşturma siyasi sorumlularına uzanmadıkça tam olarak çözümlenmiş, adalet yerini bulmuş olmaz. Öyle bir örgüt düşünün ki silahlı kuvvetlere sızmış, medyada adamları var, yargının içinde, polisin içinde, her yerde elemanları var. Devlet yönetiminin her kademesinde elemanları var ama siyasetçilerin içerisinde hiç yok. Belki görevden el çektirilmiş olabilirler ama orada harp okulu öğrencisi hapis yatarken onlar sadece görevden el çektirilerek mi bu diyetin bedelini ödeyecekler” diye sitem edercesine soruyor.
Ben daha sonra geçmişte söylemiş olduğu “TSK’nın içinde büyük bir aidiyet ve komutana kesin güven vardı. Ama bunlarda zarar gördü’’ sözünü hatırlatarak; TSK da ki bu durumun etkileri nelerdir diye soruyorum.
Çetin komutan ise,
-“Şimdi ben bazı haberler alıyorum mesela diyorlar ki, emir veriyor tümen komutanı tugay komutanı altındaki bir tabura veya alaya yazılı emir istiyorlarmış. Bu askerlikte kabul edilebilecek bir şey değil. Ben komutan olarak birine sözlü de olsa telefonla da olsa emir verdiğim anda o emir yerine gelecek. Gelmezse o zaman bir takım şeyler zayıflamış demektir” diye yanıtlıyor.
Sorularımı cevaplarken yaşanan olaylardan oldukça hayıflandığı belli oluyordu. Daha sonra birden parlayarak…
-“Türk silahlı kuvvetleri dünyanın en güçlü ordularından bir tanesi” dedi. “ Bunu en güçlü kılan özelliklerinden birisi disiplin, ikincisi de astın üste, sevgi ve güven duyması üstün de astına güven duymasıydı. Şimdi herkes birbirinden bu böyle mi şu şöyle mi falan konusu ortaya girince bir sallantı geçirmesi normal” diyor şu anki durumu tarif ederek.”
-“Ama Türk Silahlı Kuvvetleri küllerinden doğar. Buna herkes emin olsun. Doğacak da. Komutanlar hakkında bir şeyler söylemek lazım. Komutanlar gelir geçer. O dönemin komutanları emekli oldular, bir tek Hulusi Akar kaldı. O da yakın zamanda emekli olacak. Şöyle söyleyeyim: bizim komutanlarımız bu dönemde iyi sınav vermedi. Komutan oldun demekle komutan olunmuyor bunu gördük. Tabi bu neye sebep oldu? Bir taraftan psikolojik bir harpse bu örgütün işine geldi. Dediler ki komutanlar bunlara sahip çıkmıyorlar yürü ya kulum. Silahlı kuvvetlerde neye sebep oldu? Personellerin komutana olan güvenini zedeledi. Bu emir komuta ilişkisinin zedelenmesi anlamına gelir ki bütün silahlı kuvvetler için çok kötü bir zafiyettir. Ama dediğim gibi, Türk silahlı kuvvetleri buradan yüzünün akıyla çıkacaktır! Bu vartayı atlatacağız hep beraber” dedi umutlu bir gülümsemeyle bakarak.

Yine başka bir programda ‘’sarı lacivert bir duvara toslamışlardır bunlar’’ demiştiniz diye hatırlatıp soruyorum.
-Sarı lacivert bir duvar olmasaydı başka bir duvar çıkar mıydı toslayacak?
“Belki çıkardı da o ana kadar çıkmamıştı
-Toslamasalardı durum başka türlü olur muydu?
-“Mehmet Berk beni ilk tutuklayan savcı. Daha sonra Fenerbahçe davasının da savcısı. Ertuğrul Özkök’e bir röportaj verdi. Dedi ki ona: “Biz şike davasının da balyoz davası gibi birkaç ay konuşulup unutulacağını düşünmüştük.” Bunun anlamı şu; balyoz davasında baştan biraz ufak tefek sesler çıktı, sonra herkes kabuğuna çekildi. Biz işimizi hallettik. Kimsenin gıkı çıkmadı. Ama Fenerbahçe de öyle olmadı, başımıza bela oldu. Sarı lacivert bir duvar olmasaydı biz yolumuza devam edecektik demektir” diyor gayet ince ve anlaşılır bir cevapla.
-Kapatılan askeri okullar yerine Milli Savunma Üniversitesi açıldı. Bu okulu kapatılan okullarla karşılaştırırsak neler söylersiniz? diye soruyorum.
“Bu çok önemli bir konu” diye başlıyor. Daha ciddi bir yüz ifadesiyle devam ediyor Çetin komutan.
-“Bir kere ben Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeyken de her fırsatta amirlerime, komutanlarıma veya sempozyumlarda konferanslarda fırsat verildiği zaman şunu söylerim: Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeniden yapılandırılmaya, bir reorganizasyona ihtiyacı var.Birinci saptamam bu. İki, kurmaylık müessesinin elden geçirilmeye ihtiyacı var. Çünkü kurmaylık sistemi, artık başlangıçtaki niyet edilen hedeflenen çizginin dışına çıkmıştı. Şimdi silahlı kuvvetler genel, akademi, onların altında da harp okulları var. Harp okulları için ben şöyle dedim: harp okulları artık giderek daha çok mühendis yetiştirir hale geldi. Ben deniz kuvvetleri için söyleyeyim, bana öncelikle deniz subayı lazım ama nasıl deniz subayı? Deniz teknik bir konu olduğu için özellikle mühendis kafada deniz subayı olacak. Ben öyle diyorum ona. Mühendis değil, mühendis kafalı deniz subayı. Şimdi son zamanlarda harp okullarından mezun olan subayların çoğu mühendis statüsünde hissediyor kendini. Mühendislik eğitimi tamam ama, harp okulundan önce deniz subayı yetiştirmek lazım. Deniz subayı nedir? Deniz subayı, gemide görev yapacak, deniz şartlarında görev yapacak ve deniz subaylığını gönülden benimseyecek-sevecek bir insan olması lazım. Bu öyle parayla pulla ölçülebilecek bir şey değil. Bu öyle meşakkatli bir şey ki akıllı adamın yapacağı iş değil aslında. Bu tamamen sevmekle, gönül vermekle yapılacak, başarılacak bir iş. Biz işin bu yönünü sanki son zamanlarda biraz ihmal etmiş gibiydik. Dolayısıyla harp okullarının eğitim müfredatının da bu şekilde düzenlenmesi gerektiğini düşünüyordum.

O kadar çok şey anlatmak ister gibiydi ki kahvesinden bir yudum bile almamıştı. İsterseniz kahvenizi yudumlayın soğumasın diyorum.
-“Yok yok ben soğuk içerim. Paşa çayı derler ya zaten” diyerek bizi güldürüyor.
Harp akademilerinden çıkan kurmay subaylardan, Silahlı Kuvvetler memnun değilse; bunun sorgulanması gerektiğini vurgulayarak sözlerine devam ediyor.
-“Adını milli savunma üniversitesi koymakla işler düzelmiyor. Uygulamayı doğru yapmak lazım. Bu uygulama iyi mi oldu? Hayır. Neden? Çünkü uygulama yanlış. İlla her şey siyahla beyaz değil benim gözümde” diyor.
-Eski okullara oranla iyi değil diyebilir miyiz? diyorum daha net bir cevap bekleyerek.
-“Milli Savunma Bakanlığı Üniversitesi mezunlarını versin de öyle bakalım” diyor hafifçe bir gülümsemeyle.
Artık daha kritik sorular sormam gerektiğini düşünüyorum. 
-Ortadoğunun bu kadar sıcak olduğu bir dönemde Türkiye’nin siyasi ve askeri anlamda tanımaz, aldırmaz, umursamaz tavrını nasıl yorumluyorsunuz?
-“Ne demek o”.

-Bizim siyasi büyüklerimizin ‘ey sen-ey ben’ diye konuşmalarından bahsediyorum.
-“Uluslararası ilişkiler, akılla mantıkla düşünerek-taşınarak gerçekleştirilmesi gereken bir alan. Siz buralarda böyle fevri tavırlarla, duygusal tepkilerle her hangi bir karar alırsanız bunun sonucu yanlış olur. Bu kesinlikle kabul edilebilir bir şey değil. Ama sonuçta da ey Almanya ey Amerika diyorsun, ertesi gün masaya oturuyorsun. Bizim dış politikamız, böyle hazan yaprakları gibi rüzgar nereden esiyorsa oradan oraya savrulan, böyle dolanan bir yöntemle idare ediliyor. Ne yaptığımızı bilmiyoruz. Türkiye’nin bu coğrafyada bekasını sağlayabilmemiz için, varlığını yürütebilmesi için yapması gereken tek şey; ayırt etmeksizin dostluk ve iş birliği içinde olması lazım” diyor.
Semih Çetin’in her sözü bambaşka anlamlar ifade ediyordu. Tecrübesinin yanında büyük bir bilgisinin olması da sözlerinin değerini çok başka bir pencereden hissettirdi bana. Ama benim en dikkatimi çeken sözleri ise şunlar oldu.
-“Sen ırakta merkezi yönetimi bırakıp: Barzani’yle, Suriye de merkezi yönetimi bırakıp: ÖSO’yla iş birliği yaparsan, senin dış politikanın seni getireceği yer burasıdır.”









-Yani bizim için Suriye’nin iç politikası değil de, bizimle olan dış politikası önemli öyle mi? diyorum.
-“Bravo. İşte bu. Karşılıklı çıkarlar önemli dış politikada. Bir tek kıstasınız olacak ulusal çıkarların neyi gösteriyor?”

-Ülkemizin siyasi anlamda komşularıyla yaşadığı sorunlar, gelecek yıllarda askeri bir soruna neden olabilir mi? diyorum.
-“Olabilir.”                                  
           
-“Nasıl olabilir.”
-“Bir kere şunu söyleyeyim, siz bu kadar çok büyük gerginlik yaratırsanız komşularınızla karşılığında ise” diyip biraz bekleyerek “Zaten şu anda askeri soruna dönmedi mi?” diyor bana.
-“Döndü ama şu anda küçük bir sınır polemiği sonuçta” diyorum.
-“Hemen bakalım olaya” diyip Suriyedeki örgütlerin bulundukları coğrafyadan bahsedip Suriye’nin kuzeyinde bulunan PYD den örnek veriyor.
-“Şu anda bizim savaştığımız adamlar onlar değil mi? PYD nasıl geldi buraya”.
-Biz geçirdik.
-“Biz geçirdik de. Esat çağırdı. Esad ne yaptı? Türkiye bizim rejime düşmanları destekliyor dedi. Türkiye’nin problemleri kim ile? PKK ile PYD ile. Gelsin PYD. Oturdular masaya bir anlaşma yaptılar. Dediler ki bu bölge sizin. Size burada özerklikte vereceğim sonra olaylar bittiği zaman hadi bakalım buyurun. Onlarda başvurdular Türkiye’ye geçirdik oturttuk. Sen karşı tarafa bir hamle yaptığın zaman ondan gelecek hamleyi de bekleyeceksin. İşte bu hamle oydu. O zamanlar hiç buna ses çıkartmadık, hatta yardımcı olduk, ondan başımıza bela oldu. Peki Yunanistan ile böyle bir şey olur mu? diye kendine soruyor ve cevaplıyor. 

-“Avrupa Birliğinin askeri gücü konusunda halen tereddütlerim var benim. Yani NATO gibi değil. Avrupa Birliği, bir yerde bir askeri hareketle, kendi üyelerine yapılacak bir düşmanca tavrı veya hareketi, askeri hareketle topyekun karşılayabilecek bir konumda değil”.
-Bir diğer soru. Yunanistan’la Türkiye arasında kalan, ancak Türkiye’ye ait olduğu halde Yunanistan’ın işgal ettiği bazı adalar var. Buna Türkiye çok sessiz kaldı, bunu nasıl yorumlarsınız?
-“Şimdi aslına bakarsak sadece bu hükümetin sorunu değil bu. Ben Yunanistan Kıbrıs Daire Başkanlığı yaptım. Kardak kriziyle ortaya çıkan ve daha sonraki çalışmalarda tespit edilen 152 ada ve adacık var. Ve buna bağlı kayalıkları saymıyorum. Bunlarla ilgili anlaşmalar hangileri? Lozan anlaşması var. İtalyanlarla yapılan 12 adayla ilgili anlaşma var. Paris anlaşması. Şimdi bunlarla bakıyorsun, tek tek çıkarttığın zaman 152 tanesi boşta kalıyor. Anlaşmayla Yunanistan’a verilmediyse, bu ‘otomatik olarak Yunanistan’ın olması’ diye bir şey uluslararası hukukta yok. Dolayısıyla en haklı olduğumuz konulardan bir tanesi” diyor. Ve adalar konusunda Türkiye’nin sürekli itirazcı konumda olması gerektiğinin de altını çiziyor.
-“O adalar gitti şu anda zaten. Şimdi… Sen zamanında reaksiyon göstermediğin, çok basit bir takım bildiriler yapmadığın, itirazlar etmediğin için şimdi savaşla almak zorundasın o adayı.

-“Neden yapılmamış” diyorum.
-“Sana adalara verdiğimiz isimlerden örnekler veriyim” diyip adalara verdiğimiz isimlerden bahsediyor.
 -“Sıçan Adası, Hayırsız Ada, Kara Ada, Yılan Adası. Ada bizim için bunlar. Biz adayı böyle görüyoruz. Adaları sen böyle gördüğün sürece o adaları gelir başkası alır. Şimdi neden sorunun sıkıntısını yaşamıyoruz. Çünkü kıta sahanlığı sorunu askıda Ege’de. Ama yarın öbür gün kıta sahanlığı konusunda bir masaya oturduğun zaman bu adaların hepsinin önemi ortaya çıkacak. Münhasır ekonomik bölge ortaya çıktığı zaman, hepsinin önemi ortaya çıkacak. O 152 adanın neye mal olduğunu o zaman göreceksin” diyor, biraz sinirlenir gibi olup ve devam ediyor sözlerine ara vermeden.
-“Ben Yunanistan Kıbrıs Daire Başkanıyken, bu adaları Türkçe isimleriyle harita bastırdım. Bunun anlamı ne biliyor musun? Eğer Türkçe isimleriyle harita bastırıyorsan, daha doğrusu Türkiye de basılmış bir haritada, Yunanistan’a ait olduğu iddia edilen adaları Türkçe isimleriyle yayınlıyorsan, o adalar üzerinde egemenlik hakkı iddia ediyorsun demektir. Ama Dışişleri Bakanlığı onları yayımlamadı. Bastırdığımız haritalar elde. Şu anda hiçbir yere yayımlamadılar.

-Sizin sahiplendiğinizi, devletin kendisi sahiplenmiyor mu yani.”
-“Devletin askeri kanadı bu adalarla ilgili yapması gerekenleri yapmıştır. Ama sadece bu iktidarı söylemiyorum, bundan çok öncesinden başlıyor bu işler. Ama maalesef sivil iktidarlar, buna askerlerin baktığı gözle bakmamışlardır. Bütün meselenin özü buradadır.”

-Dünyada büyük bir dönüşüm var. Ekonomik anlamda 4. Sanayi devrinin başlayacağı ve güç dengelerinin değişeceği bir gerçek. Durum böyleyken ülkemizin siyasi ve askeri anlamdaki dengesizliğini, gelecek açısından nasıl yorumlamalıyız?
-“Çok kötü.”
-Ne yapmalı. Nasıl davranmalı?
-“Bir an önce şu kavgayı bırakıp, bölünmüşlüğü, efendime söyleyeyim ben fay hatları diyorum ona. Ülkede o kadar çok fay hatları var ki… şimdi o fay hatlarını onarmadan fay hatlarını tamir etmeden, ülkenin bütünlüğünü sağlamadan, dünyadaki bu yarışa katılmamız mümkün değil. Bu ekonomik sistem, yani şu anda yürüttüğümüz sistem.. Atatürk’ün ekonomik politikalarına tamamen aykırıdır. Bu ekonomik politikalarla Türkiye’nin kalkınması ve gelişmiş ülkeler arasında yerini almış olması hayal bile edilemez.”
-Daha önce katılmış olduğunuz bir televizyon programında “Mustafa Kemali tartışamam” diyip programı terk etmiştiniz.
Bende şöyle soruyorum;
-Ülkemizde Mustafa Kemal Atatürk’ü değersizleştirmeye çalışılıyormuş gibi bir hal var. Siz bu konuda ne dersiniz?
-“Var tabi”.

Neden. Nasıl?
-“Zaten biz bugün bunları niçin yaşıyoruz? Biz Atatürk’e ihanetin bedelini ödüyoruz. Bak ben sana net olarak söylüyorum. Atatürk’e ihanet ettik, bunun bedelini ödüyoruz” diyor ve sözlerine ara vermeden devam ediyor Çetin komutan.
-“Şimdi Mustafa Kemal Atatürk’ü tartışmam dedik de, Mustafa Kemal’i tartışırım aslında. Burada sizinle Mustafa Kemal’i tartışırım. Sokaktaki vatandaşla, kahvede oturduğum zaman Mustafa Kemal Atatürk’ü tartışırım. Ama o günkü toplantıda herif diyor ki bana “Mustafa Kemal Atatürk zamanında biz müstemlekeydik. Özgürlüğümüze şimdi kavuşuyoruz, tam bağımsızlığa kavuşuyoruz” diyor. Şimdi bu adamla ben Mustafa Kemal Atatürk’ün kelimesini bile tartışmam. Öbürü diyor ki “Atatürk’ü buraya kurtuluş savaşının başına Amerika, İngiltere gibi ülkeler konsensüsle getirmişlerdir” diyor. Ben bu adamla oturup Mustafa Kemal’in kelimesini tartışmam. Çünkü iyi niyetli değil bunlar. Neyin ne olduğunu iyi biliyorlar. Bunlar ne söylediğini ne maksatla söylediğinin farkında. Mustafa Kemal Atatürk hakkında bu kadar abuk sabuk asılsız şeyler ortaya sürenlerle Mustafa Kemal’i tartışmam. Mustafa Kemal Atatürk’e ihanet etmenin bedelini ödüyoruz. Bunu herkes görüyor şu anda bakarsan, aslında şöyle söyleyeyim: Mustafa Kemal Atatürk’ü Türk milleti yeni yeni anlamaya başladı. Biz senelerdir Mustafa Kemal Atatürk’ü onların söylediği tabirle putlaştırmaktan, kalıplaştırmaktan başka bir şey yapmadık. Atatürk kadar akla ve bilime, felsefeye önem veren açılımcı, yenilikçi bir devlet adamı geldi mi dünyaya? Gelmedi. Bu asırda bize nasip oldu biz de kıymetini bilmedik ve bunun cezasını da şimdi ödüyoruz” diyerek sözlerini tamamlıyor Çetin komutan.
Sorularımın bittiğini, eklemek istedikleri varsa söylemesini rica ediyorum.

-“Daha ne ekleyeyim çok şey söyledik” diyor. 

Geçmiş ve gelecek adına paylaştığı yorum ve düşünceleri için teşekkür ediyorum emekli Tümamirale. Şu anda müze olarak kullanılan Gayret gemisini arkamıza alarak fotoğraf çektirdikten sonra, Çetin komutanı uğurlayıp ben de çalışma arkadaşlarımla beraber oradan ayrılıyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here