İZMİR’E DAİR GEZİ NOTLARI

0

Uzun zamandır görmek istediğimiz İzmir için bir gece ani bir karar aldık. İzmit otogarından Sabiha Gökçen Havaalanına giden hat 250 otobüsleriyle sabaha karşı 03.00 da yola çıktık. Uçağımız sabah 09.05 te olduğu için uzun bir süre bekledikten sonra uçağın kalkış saati geldi. Yoğun bir kalabalığın içinde uçağımızın anonsuyla beraber 206 B kapısında sıraya girdik, ardından uçaktaki yerimizi aldık ve pistte kısa bir süre bekledikten sonra havalandık. Gökyüzünde ki bulut denizi içinden geçerek, bir saat gibi bir sürede Adnan Menderes Havaalanın da bulduk kendimizi.

Havaalanı çıkışında bulunan ve İzmir’i bir ucundan bir ucuna “demir ağlarla” saran İzmir metrosuna yürüdük. Halkapınar yönüne giden trene bindik. Yol boyunca tarihi tren garlarının yerini modern metro istasyonlarının aldığını ve bildiğimiz İzmir’in dışında başka İzmirlerin de olduğunu gördük. Kısa bir yolculuktan sonra Alsancak’ta indik. Plansız, programsız ve randevusuz bir yere gitmenin en güzel yanı yaşarken mecburi keşifler yapıyor olmaktır. Bizde aynı bu şekilde gerçekleştirdiğimiz İzmir yolculuğumuz da her şeyi yaşarken keşfediyorduk. Geceyi konaklayacak bir yerimiz olmadığı için Alsancak Gar’ından caddenin karşısına geçip sahile doğru yürümeye başladık. Bu sırada telefonla bazı otel ve kiralık dairelerin fiyat araştırmasını yapıyorduk.
Tarihi Kordon boyunca İzmir körfezinin manzarası eşliğinde Konak’a kadar yürüdük. Bu sırada saat 12.00’yi geçmiş ve biz hala yemek yememiştik. Ara sokaklardan birinde bir kumrucu bulup hemen girdik. Meşhur İzmir kumrusunu da bu sayede tatmış olduk. Bu arada garson arkadaşla ettiğimiz sohbet sırasında tanıdığı bir otelden bahsederek bize tavsiyede bulundu. Bizde hemen iletişime geçerek anlaştık ve geri dönerek Alsancak Gar’ının yakınlarında, ara sokaklarda, dubleks adı altında, gecekondu tarzında ki bu evi 150 liraya tuttuk.

Akşam olmadan eve yerleştik ve yeniden dışarı çıkarak Kordon boyundan Konak meydanına doğru yürümeye başladık. Gençlerden çok emekli insanların daha aktif olduğunu görmek açıkçası bizi şaşırttı. Nereye dönsek belli bir yaşın üstünde kadınlı erkekli çok sayıda insan var. Köpeğini gezdirenler, balık tutanlar, el ele dolaşan çiftler yüzümüzü oldukça güldürdü. Farklı bir tabloyla değil ama sıcak bir tabloyla karşılaşmak bizi sevindirdi demek daha doğru olur.



Konak meydanına vardığımız da darbukalı bir müzik grubu karşıladı bizi. İki darbukalı erkek ve dans eden iki kadın kalabalığı etraflarında toplamış, oldukça da ilgi görülüyordu. Az ilerideyse tarihi saat kulesi. 2. Abdulhamit’in tahta çıkışının 25’inci seneyi devriyesi nedeniyle 1902 tarihinde yapılan bu saat kulesi, İzmir’in en güzel simgelerinden doğrusu. Ve saat kulesinin hemen arkasında bulunan daha eski bir tarihe sahip olan Konak caminin, sekizgen yapısı ve çok küçük iç hacmiyle kendini ağırdan satan naif bir duruşu var. Bütün meydanı dolduran ve çocukların peşlerinde koşuşturduğu insan kalabalığı kadar çok olan güvercinlerde tarihi meydanın en güzel süsleri olarak yaşamaya devam ediyor.


Meydanın üst tarafında kalan Milli Kütüphane caddesi üzerinde ki bir restoranda gayet uygun fiyatlarda yemek yedikten sonra tekrar ayaklanıyor ve Kemeraltı çarşısına giriş yapıyoruz. İstanbul’daki Eminönü’nün çarşılarını andıran bir görüntü karşılıyor bizi. Taş döşeli yollar, sağlı sollu küçük çaplı dükkanlar, geçen herkese ürünlerini bir hışımla sayan ve satmaya çalışan Kemeraltı esnafı… Çarşıyı gezerken “Agora” tabelası dikkatimizi çekiyor ve takip ediyoruz. Birden bire kendimizi üçüncü dünya ülkelerinin Pazar yerlerini andıran açık kasaplar, yerel ürünleri satan tezgahlar, balıkçılar, yol boyunca akan kirli sular ve bağrışmalarla karşı karşıya kalıyoruz. Daracık sokaktan geniş bir caddeye ve tarihi Agora’nın önüne çıkıyoruz. Saat 17.00’yi geçtiği için kapalı olmasından dolayı caddeden yukarı doğru yürümeye devam ediyoruz. Bu sırada gittiğimiz yerler tamamen tesadüf ve rastlantı. Hiçbir yeri araştırmadan önümüze ne gelirse oraya gidiyor, sora sora öğreniyor ve tamamen yürüyerek ilerliyorduk. Arkadaşlarımdan Burak’ın tarihi asansörü görme fikri bize gayet uygun geldi ve asansöre doğru yürümeye başladık. Yol üstünde karşılaştığımız insanlara sorarak asansörün yerini öğrendik. Bir saate yakın bir zaman yürüdükten sonra dar sokaklar ve eski taş evlerin bulunduğu, karanlık bir mahalleye girdik. Yaşlı bir amcanın bize eşlik etmesiyle asansöre kadar geldik. Yüksek bir uçurumu bir kule gibi örten bu asansör, 1907 yılında Musevi iş adamı “Nesim Levi (Bayraklıoğlu)” tarafından yaptırılmış. Bu tarihi yapı, aşağıdaki Mithat Paşa Caddesi ile yukarıdaki Halil Fırat Paşa Caddesi‘ni birbirine bağlıyor ve birinden diğerine 155 basamakla ulaşılan iki semt arasında hızlı ve kolay ulaşım sağlıyor. Asansör günümüzde İzmir’in en güzel simgelerinden biri olmuş durumda. Turistlik açıdan çok sayıda ziyaretçisi var. Eşsiz bir kent panoramasına sahip Tarihi Asansör’ün Mithat Paşa’ya çıkan sokağı, ünlü gitarist ve oyuncu Dario Moreno’nun yaşadığı sokak olması sebebiyle “Dario Moreno Sokağı” adını almış. Şanslıyız ki senede bir kez yapılan ve Dario Moreno’yu anma etkinliğine rast geliyoruz. Sokak, başından sonuna kadar insanlarla dolu. Bir tarafta şarkılar çalıyor, bir tarafta lokmalar dökülüyor ve gelenlere ücretsiz dağıtılıyor.


                                                      


Akşam olmuş ve biz hala dinlenmemiştik. Ertesi sabah Selçuk’a gidip Efes’i göreceğimiz için Dario Moreno sokağının biraz ilerisinde ki tramvay durağına gittik ve Alsancak yönüne giden tramvaya bindik. Bir gece için kiraladığımız evimize geldiğimizde saat 20.00 sıralarındaydı. Sabah ne yapacağımızı konuştuktan sonra hemen uyumak üzere yataklarımıza çekildik.

Sabah 09.00 sularında kalkıp hızlıca hazırlandık. Evin anahtarını evi temizlemeye gelen ablaya teslim ederek Alsancak tramvay durağına yürüdük. Fahrettin Altay yönüne giden tramvaya binerek ilk önce Balçova da ki teleferiğe binecek oradan da Selçuk’a gidecektik. Tramvayla yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuk yaptıktan sonra Fahrettin Altay durağında indik. Burada otobüse binip Balçova’ya gitmeden önce durak önünde ki seyyar satıcı genç arkadaşla kısa bir sohbet edip birer tene boyoz yedik. Ardından teleferik yönüne giden 167 numaralı otobüslere binerek kısa bir yolculuktan sonra Türkiye Ekonomi Üniversitesi önündeki durakta indik. Üniversitenin karşısındaki teleferik tesisine 9 TL karşılığında girilebiliyor. Teleferik 700 metre yüksekliğe çıkıp Dede Dağı adında bir tepeye varıyor. Teleferikten inip ormanlık ve birçok restoran bulunan bu tepede gezebilir, Balçova’nın eşsiz manzarasına kendinizi bırakabilirsiniz. 


                              

Teleferikten çıktıktan sonra otobüsle geldiğimiz durağa tekrar gidiyor ve Fahrettin Altay metrosuna gitmek için dolmuşa biniyoruz. Metroyla uzun bir yolculuğumuz var. Selçuk’a gitmek için Fahrettin Altay’dan Hilal’e, oradan başka bir metro hattına binip Tepeköy’e, Tepeköy’den de yine bir aktarmayla Selçuk’a varacaktık. Ancak biz Tepeköy’e geldiğimizde Selçuk’a gidecek olan trenin kalkmasına yaklaşık bir saat vardı. Bizde bu süreyi Tepeköy’ü keşfetmeye ayırdık. Tepeköy, İzmir’in ilçesi olan Torbalı’nın bir mahallesidir. Yerleşim bölgesini tren rayları ortadan ikiye ayırarak devam ediyor. Tarım ve tarım kadar yaygın olan bir sanayi bölgesi. Türkiye’nin birçok bölgesinden göç eden insanların çalıştığı çok sayıda fabrika bulunuyor. Ama yine de küçük ve mütevazı halini kaybetmemiş. Tepeköy de çok fazla bir yer gezemeden tren saati geliyor ve biz hemen istasyona gidiyoruz. İzmir’in bütün raylı hatları hem metro hem de tren istasyonu olarak kullanılıyor. Bu sebepten hem tren hem de metro diye söyleniyor. Tepeköy’den iki durak sonra yaklaşık yarım saat kadar bir süre de Selçuk’a varıyoruz. Buradan minibüslerle Efes’in olduğu yere gideceğiz. İstasyondan çıktıktan sonra Selçuk çarşısının içine giriyor ve gezerek on dakika sonra Selçuk otogarını buluyoruz. Buradan 3,5 TL karşılığında kısa bir minibüs yolcuğu ile Efes’e ulaşıyoruz. 

Girişte müze kart geçerli olduğu için ücret ödemeden giriş yapılabiliyor. Çok yüksek boyutlara ulaşmış çam ağaçları eşliğinde tarihi kente doğru ilerliyoruz. Devasa boyutlardan oluşan taşlarla döşenmiş ve uzayıp giden Liman caddesine geldiğimizde nasıl bir yere geldiğimizi yeniden düşünüyoruz. 

                                                  

Tarihi kentin içinde ve Liman caddesinin üst tarafına düşen ağaçlık kısmın içinde bir Jandarma bölgesi var ama görünmeyecek kadar kamufle edilmiş. Üstelik bir zamanlar limanıyla dünyanın merkezi konumunu taşıyan Efes, zamanla biriken alüvyonlarla denizle arası açılmış ve limanı kaybolmuş. Şehrin iç kesimlerine doğru ilerlediğimizde görünenin aksine daha büyük ve daha gösterişli bir yerleşim yeriyle karşılaşıyoruz. Tarihin en önemli kütüphanelerinden birini barındırdığını ve kütüphane binasının ağır silueti karşısında hayranlığımı saklayamıyorum. Yüzyıllar öncesinde bu tip yapıların yapılıp kullanılıyor olması akıl alır gibi değil. Kütüphanenin hemen yanında Agoraya açılan ve yine kütüphane binası kadar gösterişli olan Mazeus kapısı beliriyor. Bu kapının önünde fermanların okunup halka hitap edildiğini yine kapıya monte edilmiş yazılı taşlarda okuyoruz. 
                                      

Agorayı kısa bir sürede gezip geri dönerek Kuretler caddesinden ilerliyoruz. Cadde boyunca yerleşim yerleri, yamaç evlerini, Trajan çeşmesini ve heykelleri geçerek Herkül kapısına varıyoruz. Ve bizi bir yokuş daha karşılıyor. Yokuş yukarı devam ederken sağlı ve sollu Memmiyus anıtı, Domitian tapınağı, Pollio çeşmesi, “iki bin yıl önce konser salonu” olarak kullanılan Odeon, sahne agorası ve Varius hamamı ile karşılaşıyoruz. 

Antik şehir 18.00 da kapanacağı için ve zaman kaybetmeden her şeyi olabildiğince görüp aynı yoldan geri dönüyor ve Antik tiyatroya çıkıyoruz. 20 bin kişinin üzerinde bir kapasiteye sahip olan bu tiyatro da, çıkarılan her ses, tiyatronun her yerinden eşit şekilde duyuluyor. Mühendislik harikası olarak görmek inanın fazla değil eksik kalır. Antik tiyatronun başka bir özelliği ise şehrin en merkezi yerine kurulmuş olmasıdır. Liman caddesini, Agorayı, kütüphaneyi ve Mazeus kapısını gören bir tepenin böyle bir yapıya ayrılmış olması bana kalırsa -ki tarihte yazdığına göre- sosyal hayatın önemli bir yerde tutulduğudur. 

                                                               

Antik tiyatrodan çıkarak Liman caddesinin yarısından patika bir yola sapıyoruz. 17.30 da Selçuk’a giden son minibüsü de kaçırdığımız için Meryem kilisesine doğru giderken hiç acele etmiyoruz. Meryem kilisesi kazıları hala devam ediyor. Geniş bir alana yayılmış olan kilise dönemine göre çok büyük bir öneme sahip olduğunu ilk görüşte anlamak zor değil. Kilisenin iç ön duvarına bir mermer üzerine yazılmış yazıda “PAPA ALTINCI PAUL 26 TEMMUZ 1967 TARİHİNDE BURADA DUA ETMİŞTİR” yazıyor. İncil’de adı geçen yedi kutsal kiliseden biri sayılan Efes Meryem Kilisesi, Hıristiyanlık tarihinde önemli yere sahip olan iki konsilinin toplandığı yer olduğuna inanılması sebebi ile Konsiller Kilisesi olarak da bilinir. Aynı zamanda Meryem Kilisesi, İsa peygamberin annesi Hz. Meryem adına yapılmış ilk kilise. Yapılan araştırmalara göre Meryem Kilisesi, büyük bir olasılıkla MS 2’nci yüzyılda İmparator Hadrianus (Hadriyanus) devrinde inşa ettirilmiş.  Özellikle MS 5’nci yüzyılda ise kilise devasa bir katedral olacak şekilde genişletilmiştir. Bu kadar geniş bir yer kaplamasının sebebi bu olsa gerek. 



Antik kent saat 18.00 da ziyarete kapanacağı için bizde biran önce bu tarihi bölgeden çıkıyor, son minibüsü kaçırdığımız için taksiyle Selçuk’a dönüyoruz. Geldiğimiz yönden geri dönerek Adnan Menderes Havaalanına gidecek oradan da İzmit’e döneceğiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here